Kapat
Gönderiliyor...
Kapat
Çizelge
Oyun Mekan Saat Bilet Fiyatları
Arşiv

Güncel Haberler

Dünyanın en iyi dans topluluklarından Nederlands Dans Theater I, İstanbul Tiyatro Festivali’nde | 07.05.2018 Festival oyunları Mayıs'ta nerede | 04.05.2018 Dünya Dans Günü kutlu olsun | 27.04.2018 Festival oyunları Nisan boyunca şehirde | 06.04.2018 Martı'ya Yılın Oyunu Ödülü | 28.03.2018 27 Mart Dünya Tiyatro Günü kutlu olsun. | 26.03.2018 Bahar şehre tiyatroyla gelir | 08.03.2018 21. İstanbul Tiyatro Festivali oyunları ülkenin dört bir yanında | 05.02.2018 'Güneşin Zaptı' Fransa yolcusu | 11.01.2018 Yeni yılı tiyatroyla karşılayın | 08.01.2018 'Seni Seviyorum Türkiye' Tahran yolcusu | 05.01.2018 Preljocaj'a Onur Ödülü takdim edildi | 18.11.2017 Festivalde çocuk etkinlikleri | 10.11.2017 Festivalde klasikler | 10.11.2017 Festivalde hem yazan, hem yöneten, hem oynayanlar | 10.11.2017 Festivalde bugüne dokunanlar | 10.11.2017 Festivalde farklı deneyimler | 10.11.2017 Festivalde iki performans ilhamını operadan alıyor | 10.11.2017 Festivalde özgün metinler | 10.11.2017 Festivalde ustalar | 10.11.2017 Bir Çin masalından modern dans gösterisine | 08.11.2017 İstanbul Tiyatro Festivali'nden duyuru | 06.11.2017 İKSV’den, İstanbul Tiyatro Festivali’nin geride bıraktığı 20 festivali, eski ve yeni seyircisi ile buluşturan bir kitap | 31.10.2017 Çoksesli Kuş | 29.10.2017 21. İstanbul Tiyatro Festivali 13 Kasım’da perdelerini açıyor | 27.09.2017 71. Avignon Festivali’nin ardından… | 04.08.2017 45. YILINDA İSTANBUL KÜLTÜR SANAT VAKFI’NDAN MÜJDE | 19.04.2017 Tiyatro Eleştirmenleri Birliği 2017 TEB ödülleri sahiplerini buldu | 28.03.2017 Şubat kısa ama tiyatroyla dopdolu | 01.02.2017 Yeni yılı tiyatroyla karşılayın | 02.01.2017 Festival oyunları Aralık ayı boyunca şehrin dört bir yanında | 05.12.2016 “Ev’vel Zaman” Fast Forward Festivali’nde | 24.11.2016 Kasım’da tiyatro aşkı başkadır | 10.11.2016 Yerli proje başvuruları sona erdi | 02.11.2016 'Köpeklerin İsyan Günü' Ekim'de Lizbon'da, Kasım'da da Zorlu PSM Studio’da | 26.09.2016 Hayal Perdesi'ne dünya basınından büyük alkış | 18.08.2016 İstanbul Tiyatro Festivali’nden açıklama | 24.05.2016 Festivalin üçüncü Onur Ödülü Berliner Ensemble'a verildi | 14.05.2016 Festival yirminci kez perdelerini açmaya hazırlanıyor | 25.04.2016 Guy Cassiers ile röportaj | 29.03.2016 Anatoli Vassiliev'den Dünya Tiyatro Günü mesajı | 17.03.2016 20. İstanbul Tiyatro Festivali'nin programı açıklandı | 01.03.2016 Festivalin Onur Ödülleri | 01.03.2016 İstanbul Tiyatro Festivali desteğiyle Türkiye’den üç gösteri Chantiers d’Europe festivalinde | 09.06.2015 20. İstanbul Tiyatro Festivali’nin yerli proje başvuruları sona erdi | 17.03.2015 100. Doğum Yılında Haldun Taner Sempozyumu (26-27 Kasım 2015) | 05.01.2015

2018

2017

2016

2015

2014

2013

2012

2011

2010

2009

27 Mart Dünya Tiyatro Günü kutlu olsun.

1962’den bu yana 27 Mart Dünya Tiyatro Günü’nü kutlayan Uluslararası Tiyatro Enstitüsü, aynı zamanda her yıl Mart ayında bir bildiri yayımlıyor. Enstitünün bu yıl bir yeniliğe giderek Hindistan, Lübnan, İngiltere, Meksika ve Fildişi Sahili olmak üzere beş ayrı ülkeden paylaştığı bildirilere ek olarak 1991-93 yılları arasında festivalin direktörlüğünü üstlenmiş olan Zehra İşpiroğlu’nun kaleme aldığı yazıyı biz de aşağıda yayımlıyor ve tüm tiyatro emekçilerinin Dünya Tiyatro Günü’nü kutluyoruz.

27 Mart Dünya Tiyatro Günü
Ulusal Bildiri

TİYATRONUN USTALARI

Gerçekten, karanlık günlerde yaşıyorum!
Doğru söz delilik.

Bertolt Brecht

‘Onların’ peşindeyim. Klişe üretmeyenlerin, boş laf söylemeyenlerin, sahneyi bir ego gösterisine dönüştürmeyenlerin, sulu espriler ya da ucuz etkilerle izleyiciyi tavlamayanların, yaşamdan kaçmayanların, zamanımızı çalmayanların, baştakilere yaranmak için kırk takla atmayanların peşindeyim. Beni güldüren, ağlatan, şaşırtan, yadırgatan, düşündüren, ezberimi bozan, belki de bir an durup kendime döndüren tiyatro ustalarının peşindeyim.

Neden sahnedeler, ne yapıyorlar, ne söylemek istiyorlar? Ve işte şimdi, şu an onlarla aramda nasıl bir iletişim kuruluyor, nasıl bir enerji akıyor, ne hissediyorum? ‘Onları’ yakalayamazsam, tiyatroda sıkıntıdan patlayabilirim, uyuyup kalabilirim, benim burada işim ne diye kendime kızabilirim... Her şeyin ucuz bir tüketime dönüştüğü bir ortamda hiç de kolay değil onları yakalamak. Tıpkı iyi bir roman okumanın, iyi bir film izlemenin de kolay olmadığı gibi.

Diyelim ki bir izleyici ya da eleştirmenim. Sadece tiyatro tüketiminin tuzağına düşmemek de yeterli değil şüphesiz. Çünkü ben öyle bir ülkeden geliyorum ki tiyatronun insanca yaşayabileceğimiz barışçıl ve demokratik bir toplumu savunma gizilgücünün ne kadar değerli olduğunu biliyorum. Acaba benim tiyatro ustalarım bana bu yolda ne söylüyorlar?

Diyelim ki bir tiyatro yazarı, yönetmeni ya da oyuncuyum. Yaşamın akışındaki acıları, çatışmaları, haksızlıkları yüreğimde hissediyorum. Nefreti, şiddeti, yalanları, hile ve komploları görüyorum. Savaşın, sömürünün, sürgünün, adaletsizliğin, acının, yokluğun yarattığı bir karmaşa içinde yitip gitmek üzereyim. Çaresizlik mi? Hayır, ben tiyatrocuyum ve yaşamı bir yerinden yakalayabilirim, anlamak için çaba harcayabilirim, yaşamı okuyabilirim. Ama bu benim ülkemde hiç de kolay değil, çünkü yaşam çoğu zaman bütün acı, gülünç ve absürt yanlarıyla sanatı kat kat aşıyor. Bunu her gün yeniden ve yeniden yaşıyorum. Tam bir şeyi yakaladım dediğimiz anda olaylar öyle bir kasıp kavuruyor ki ortalığı, sözcüğün bittiği yerde buluyoruz kendimizi.

Bir dönemin büyük oyunları da karanlığında gizlenen birer masalı andırmıyorlar mı? Öyleyse önemli olan bu masalı yeniden keşfetmemiz mi? Evet, benden önce yaşamış büyük ustalar var bana yol gösterecek, yazdıkları oyunlar yüzyılları aşıp, bugünlere gelmiş. Onlar acıyı, hüznü anlatıyorlar, karşı koymayı, direnmeyi. Onlar umudun sesi... Yazar, yönetmen ya da oyuncuysam onlardan da öğrenecek çok şey vardır mutlaka.

Tiyatro, yaşamla arasındaki bu kıl payı kesişmeyi yakalamışsa mucizeler yaratabilir. İyi ama, nasıl? Bu acaba nasıl bir toplumda yaşadığımıza mı bağlı? Tüketim toplumunun uyuşukluğu içinde donup kalmışsak, tiyatro krizini aşmak için gerekli olan, Dario Fo’nun alaycı sözleriyle, ‘cadı avı’ mıdır; tiyatrocuların korkmaları, sarsılmaları mıdır? Öyleyse baskıcı toplumlarda tiyatronun işi daha mı kolay? Böyle bir ayırım yapılabilir mi? Hayır, çünkü tüketim de, baskılar da bütün ülkelerde farklı dozlarda yaşanıyor. Eşitsizlik giderek artıyor, demokrasi anlayışı çöküyor, savaşlar ortalığı yıkıp yakıyor, yaşadığımız dünya kıyasıya harap ediliyor. Kendi ülkemdeki sorunlar başka ülkelerde yaşananlarla girift bağlantılar içinde gelişiyor.

Öyleyse aslolan bütün sınırları aşan bir duyarlılık, empati, dayanışma duygusu ve direnme gücü değil mi? Tabii yürekten inanmak da gerekiyor yapılan işe, her tür dayatmaya karşı koyarak özgün olmak, anlamaya çalışmak ve yaşamın bunca kargaşalığı içinde kendi yolunu bulmak. Bu başarılmışsa mutlaka aynı heyecan, aynı duyarlılık, aynı sorgulayıcı bakış izleyicide de uyanacaktır.

Şimdi bir oyun izleyeceğiz... Ne hissedeceğiz, ne düşüneceğiz? Acaba hüzünlenecek miyiz yoksa gülecek miyiz? Hoşumuza gidecek mi izlediklerimiz, yoksa anlamsız mı gelecek, neden? Kafamızdaki duvarları yıkacak mı, bize yeni bir güç, yeni bir umut verecek mi? Oyunun sonunda bütün bunları bizlere yaşatan tiyatrocuları büyük bir heyecan ve sevgiyle gönülden alkışlayabilecek miyiz?

Şimdi söz izleyicide.

Yazar, Eleştirmen, Akademisyen
Profesör Dr. ZEHRA İPŞİROĞLU

2018 Dünya Tiyatro Günü Mesajı – Avrupa

Simon McBurney, Birleşik Krallık
(oyuncu, yazar, yönetmen ve Théâtre de Complicité’nin kurucu ortağı)

Kuzey Libya’nın Sirenayka sahilinin 800 metre içerisinde büyük bir mağara bulunuyor. 80 metre genişliğinde ve 20 metre yüksekliğinde. Yerel dilde buraya Haua Fteah deniyor. 1951’de yapılan karbon tarihlendirmesi, burada aralıksız en az 100 bin yıllık bir insan yerleşimi olduğunu kanıtladı. Ortaya çıkarılan insan yapımı araç gereçlerden biri 40 ilâ 70 bin yıl öncesine ait kemik bir flüttü. Küçükken bunu duyduğumda babama sordum: “Müzikleri mi vardı?”

Bana gülümsedi:

“Tüm insan toplulukları gibi.”

Babam Amerika doğumlu bir tarihöncesi uzmanıydı, Sirenayka’daki Haua Fteah’da ilk kazıları o yapmıştı.

Bu yılki Dünya Tiyatro Günü’nde Avrupa temsilcisi olmaktan onur ve mutluluk duyuyorum.

1963’te, önceki kuşaktan büyük Arthur Miller, nükleer savaş tehdidi dünyayı baskı altında tutarken şöyle demişti: “Diplomasi ve politikanın son derece kısa ve güçsüz kollara sahip olduğu bir dönemde yazmanız istendiğinde, sanatın o hassas ama bazen fazlasıyla uzaklara ulaşabilen kolları, insan topluluğunu bir arada tutma sorumluluğunu yüklenmelidir.”

Drama kelimesi, Yunancada “yapmak” anlamına gelen “dran”dan türemiştir… ve tiyatro kelimesinin kökeni de Yunancada tam karşılığı görme yeri” olan “Theatron” kelimesidir. Sadece baktığımız değil, gördüğümüz, kavradığımız, anladığımız bir yer... 2400 yıl önce genç Polykleitos, büyük Epidaurus tiyatrosunu tasarladı. 14 bin kişi alabilen bu açık hava alanının hayret verici akustiği olağanüstü. Sahnenin ortasında yakılan bir kibrit, 14 bin koltuğun tümünden duyulabiliyor. Tüm Yunan tiyatrolarına özgü bir şekilde, oyunculara baktığınız sırada, onların ötesindeki manzarayı da görüyorsunuz. Bu yalnızca yöre halkı, tiyatro ve doğal yaşam gibi unsurları aynı anda bir araya getirmekle kalmıyor, ayrıca tüm zamanları da bir araya getiriyordu. Oyun, geçmiş efsaneleri o ana taşırken, sahnenin ötesine, yani nihai geleceğinize, doğaya bakabiliyordunuz.

Londra’daki Shakespeare’s Globe’un yeniden inşası sırasındaki en dikkat çekici keşiflerden biri de ne gördüğünüzle ilgilidir. Bu keşif ışıkla ilgilidir. Hem sahne hem de salon eşit şekilde ışıklandırılmış. Oyuncular ve halk birbirlerini görebiliyor. Her zaman. Baktığınız her yerde insanlar var. Bunun sonuçlarından biri de şu. Bu bizlere, örneğin Hamlet ya da Macbeth’in büyük tiradlarının yalnızca özel meditasyonlar değil, kamusal tartışmalar olduğunu hatırlatıyor.

Net bir şekilde görmenin zorlaştığı bir dönemde yaşıyoruz. Çevremiz, tarihte ya da tarihöncesinde hiç görülmemiş çoklukta kurguyla çevrili. Her “olgu”ya meydan okunabiliyor, her öykü “gerçeklik” iddiasında bulunabiliyor. Özellikle de bir kurgu, sürekli olarak bizi kuşatıyor. Bizi bölmeyi amaçlayan; bizi gerçekten ve birbirimizden koparmayı amaçlayan bir kurgu. Siz ayrısınız diyen. İnsanlar insanlardan; kadınlar erkeklerden; insanlar doğadan ayrıdır diyen bir kurgu.

Ancak bir bölünme ve parçalanma döneminde yaşasak da, aynı zamanda büyük bir hareket döneminde yaşıyoruz. Tarihte hiç görülmemiş şekilde insanlar hareket halinde; sık sık kaçıyor; yürüyor, gerekirse yüzüyor, göç ediyorlar; dünyanın dört bir yanında. Ve bu sadece bir başlangıç. Bildiğimiz gibi, buna verilen tepki, sınırları kapatmak. Duvarlar inşa etmek. Engellemek. Yalnız bırakmak. Duyarsızlığın geçer akçe, umudun kaçak kargo haline geldiği acımasız bir dünya düzeninde yaşıyoruz. Ve bu zorbalığın bir bölümü de sadece mekânı değil, zamanı da kontrol etmeyi kapsıyor. İçinde yaşadığımız zaman, şimdiden kaçınıyor. Yakın geçmiş ve yakın geleceğe odaklanıyor. Bende bundan yok. Şunu satın alacağım…

Artık onu aldığıma göre, şimdi bir sonraki… şeyi almalıyım. Köklü geçmiş tamamen silindi. Geleceğin hiçbir önemi yok.

Pek çok kişi, tiyatronun bu durumu değiştirmeyeceğini ya da değiştiremeyeceğini söylüyor. Ama tiyatro hep burada olacak. Tiyatro bir mekân, hatta şunu da söyleyebilirim, bir sığınak. İnsanların bir araya geldiği ve anında topluluklar kurduğu bir yer. Tıpkı her zaman yaptığımız gibi. Tiyatro yapılarının tümü ilk insan topluluklarının boyutlarında, 50 kişiden 14 bin kişiye kadar değişiyor. Bir göçer kervanından antik Atina’nın üçte birine kadar.

Ve tiyatro sadece şu anda, şimdide var olduğu için, o feci zaman görüşüne de meydan okuyor. Tiyatronun konusu her zaman şu andır. Anın anlamları oyuncu ve seyirci arasındaki ortak edim içinde inşa edilir. Sadece burada değil, bu anda. Oyuncunun oyunculuğu olmadan izleyici inanamaz. İzleyicinin inancı olmadan oyun tamamlanmaz. Aynı anda güleriz. Duygulanırız. Soluğumuz kesilir ya da şaşkınlıktan susarız. Ve o anda tiyatro sayesinde o en temel gerçeği keşfederiz: Aramızdaki en özel ayrım diye düşündüğümüz şey, yani kendi bireysel bilincimizin sınırı, aynı zamanda sınırsızdır. O, paylaştığımız bir şeydir.

Ve bizi durduramazlar. Her gece tekrar ortaya çıkarız. Her gece oyuncular ve seyirci tekrar bir araya gelir ve aynı oyun tekrar sahnelenir. Çünkü, yazar John Berger’in de söylediği gibi, “Tiyatronun doğasının derinlerinde törensel bir dönüş duyusu vardır”, işte bu yüzden tiyatro her zaman mülksüzleştirilmişlerin sanat formu olmuştur. Dünyamızın dağılması nedeniyle de hepimiz o durumdayız. Oyuncuların ve seyircilerin olduğu her yerde, başka hiçbir yerde anlatılamayacak öyküler sahnelenecek. İster büyük kentlerimizin opera binalarında ve tiyatrolarında, ister Kuzey Libya ve dünyanın dört bir yanındaki göçmen ve mültecileri barındıran kamplarda… Bu sürekli yinelenen sahneleme eylemi, bizi hep birbirimize bağlayacak.
Ve eğer Epidauros’da olsaydık başımızı yukarı kaldırıp, bunu daha geniş bir manzarayla nasıl paylaştığımızı anlardık. Her zaman doğanın bir parçası olduğumuzu ve tıpkı bu gezegenden kaçamayacağımız gibi doğadan da kaçamayacağımızı anlardık. Eğer Globe’da olsaydık, hepimize ne denli özel sorular yöneltildiğini görürdük. Ve 40 bin yıl öncesinden gelen Sirenayka flütünü tutsaydık, buradaki geçmiş ve şimdinin bölünemezliğini; insan toplulukları zincirinin tiranlar ve demagoglar tarafından asla koparılamayacağını anlardık.

Çeviren: Deniz Erbaş


2018 Dünya Tiyatro Günü Mesajı – Afrika

Were Were Liking, Fildişi Sahili
(yazar, şair, tiyatro yazarı, ressam, yönetmen, oyuncu, rap şarkıcısı)

Bir gün

Bir insan aynanın (seyirci) karşısına geçip kendine sorular sormaya,
Bu sorulara cevaplar bulmaya ve yine aynı aynanın (kendi seyircisi) önünde
Kendini eleştirmeye, kendi sorularıyla ve cevaplarıyla dalga geçmeye
Bunlara gülmeye veya ağlamaya, önemli değil, ama sonunda
Bu soluklanma ânını ve olanağını kendisine tanıdığı için
Aynasını (seyircisi) selamlamaya ve kutsamaya karar verir.
Şükran ve saygısını göstermek için eğilerek selamlar onu.
Benliğinin derinlerinde aradığı Barış’tı,
Aslında kendisiyle ve aynasıyla barışı arıyordu:
O Tiyatro yapıyordu…

O gün konuşuyordu…
Kusurlarını, çelişkilerini ve çarpıklıklarını küçümseyerek,
İnsanlığını kirleten alçaklıklarını
Nice felakete yol açan sahtekârlıklarını
Mimikleri ve vücut büklümleriyle eleştiriyordu,
Konuşuyordu…
Kendini aşmasını sağlayan atılımlarına,
Yücelik, güzellik özlemlerine hayranlık duyuyordu
Kendi düşünceleriyle kurabileceği
Kendi elleriyle şekillendirebileceği
Daha iyi bir varoluş, daha iyi bir dünya özlemi…
Bakarken aynadaki aksine, ah eğer isteseydi, dedi
Eğer paylaşsaydılar kendisi ve aynadaki aksi bu isteği…
Ama biliyor: Onun yaptığı iş Temsil,
Biraz alay, çokça hayal,
Ama aynı zamanda zihinsel bir eylem söz konusu
Kuruyordu dünyayı ve yeniden kuruyordu
O Tiyatro yapıyordu…

Suçlayan sözleri ve jestleriyle
Her türlü umudu baltalasa bile
İnandırmaya çalışıyordu var gücüyle
Her şey ama her şey o akşam, orada olup bitecekti
Onun çılgın bakışlarıyla,
Tatlı kelimeleri,
Kurnaz gülümsemesi
Tadına doyulmaz mizahıyla
Yaralarken de yaraları sararken de
Mucizevi bir cerrahi müdahale olan sözleriyle.
Evet, o Tiyatro yapıyordu…

Ve bizde, Afrika’da,
Özellikle benim geldiğim Kamit  bölgesinde
İnsan her şeyle alay eder, hatta kendisiyle de
Her şeye gülünür, hatta yas tutup ağlarken bile
Toprak bizi hayal kırıklığına uğrattığında
Bineriz tepesine Gbegbe  veya Bikutsi  ile
Ürkütücü masklar yontarız
Glae’ler,  Vabele’ler  veya Poniugo’lar
Döngüleri ve zamanları bize dayatan
Değişmez Prensipleri canlandırmak için
Ve kuklalar yaparız
Sonunda Yaratıcılarını temsil edip
Oynatıcılarını da köleleştiren,
Tıpkı bizler gibi.
Ağızlardan dökülen sözlerin
Yelkenlerini şişirerek şarkılar ve zikirlerle
Kutsalı fethe çıktıkları ritüeller yaparız.
O ayinlerdeki danslar esriktir
İman çağrıları ve efsunlu sözler yükselir
Ama kahkahadan kırılırız yine de
Kutlamak için yaşam sevincini.
Ne kölecilik, ne sömürgecilik asırlarca süren
Ne ırkçılık, ne ayrımcılık,
Ne sonu gelmez, adı konmaz ceza çağları
Boğamadı, koparamadı
İnsanlığın Anası ve Babası olan Ruhumuzdan
O yaşam sevincini.
Dünyanın her yerinde olduğu gibi Afrika’da da
Tiyatro yapılıyor.

Ve İTİ’ye adanmış bu özel yılda,
Barış mesajını taşımak üzere
Tiyatronun Barış Mesajını taşımak üzere
Kıtamızı temsil ettiğim için
Çok mutlu ve onurluyum.
Çünkü kısa süre öncesine kadar
En küçük bir rahatsızlık veya eksiklik hissedilmeden
Dünyanın kolaylıkla gözden çıkarabileceği söylenen bu kıtanın
Sahip olduğu kadim rol bir kez daha teyit edildi
Afrika İnsanlığın Anası ve Babasıdır dendi.
Ve tüm dünya akın ediyor buraya şimdi…
Sonuçta herkes huzuru bulmak için
Ana baba kucağına koşar, değil mi?

İşte bu sıfatla tiyatromuz tüm insanları
Ve özellikle de tiyatro sözünü, düşüncesini ve eylemini paylaşanları
Kendilerine ve birbirlerine her zamankinden daha çok saygı duymaya
Her insanın içinde daha iyi bir insanlık parçası kazanma umuduyla
En hümanist değerleri öne çıkarmaya çağırıyor:
Böyle bir insanlık aklı ve anlayışı yeniden hâkim kılacaktır.
Ve bu, insan kültürlerinin en etkililerinden biri olan,
Tüm sınırları silen tiyatro ile başarılacaktır…
Tiyatro en diğerkâm kültürlerden biridir, çünkü her dili konuşur,
Tüm uygarlıkları kapsar, tüm idealleri yansıtır,
Tüm yüzleşmeler, karşılaşmalar içinde
Aslında birbirlerini daha iyi tanımaya,
Huzur ve barış içinde birbirlerini sevmeye çalışan
İnsanlar arasındaki derin birlik duygusunu ifade eder.
Temsil, tiyatronun insanları birlikte güldürme ve ağlatma gücünün;
İnsan yeniden insanlığın en büyük zenginliği olsun diye
Cehaletlerini azaltıp bilgilerini artırma gücünün
Önümüze koyduğu eylemlilik görevine çağırırken bizi, katılıma dönüşür.

Tiyatromuz UNESCO tarafından onca vazedilen
Tüm bu hümanist ilkelerin, tüm bu yüksek erdemlerin,
Halklar arasındaki tüm bu barış ve dostluk fikirlerinin
Yeniden incelenip, yeniden değerlendirilmesini öneriyor;
Böylece bugün yarattığımız sahne eserlerinde vücut bulacak
Bu fikirler ve ilkeler bizzat tiyatro yaratıcıları için temel bir ihtiyaç
Ve derin bir düşünce halini alırlarsa
O zaman yaratıcılar bunları seyircileriyle daha iyi paylaşacaklardır.

İşte bu nedenle, Ustamız Kindack  Ngo Biyong Bi Kuban’ın  tavsiyelerini ele alan son oyunumuz “Ağaç Tanrı”da şöyle deniyor:
“Tanrı bir Büyük Ağaç gibidir,
Her birimiz, nereden baktığımıza bağlı olarak,
Onun sadece bir yanını algılayabiliriz:
Ağacın üzerinden uçan sadece yaprakları
Ve mevsimine göre, açan çiçekleri veya yetişen meyveleri görür.
Toprağın altında yaşayan kökler hakkında daha fazla bilgi sahibidir
Sırtını ağaca yaslayanların bilgisi
Sırtlarındaki histen kaynaklanır.
Farklı yönlerden gelenler
Tam karşıdan bakanların erişemeyecekleri şeyleri görebilirler
Bazı ayrıcalıklılar ağacın özü ile kabuğu arasındaki sırrı çözeceklerdir
Ve bazıları da ağacın iliğindeki en mahrem bilgiye erişeceklerdir
Ama her birimizin algısındaki yüzeysellik
Veya derinlik ne olursa olsun
Hiç kimse, bizzat bu tanrısal ağaca dönüşmediği sürece,
Tüm bu farklı yönleri bir anda ve bir arada algılayamaz.
Zaten ağaca dönüştüğünde, insan değilsindir artık.

Dünyanın tüm tiyatroları birbirlerine hoşgörü ile yaklaşıp
Birbirlerini kabul etsinler
Böylece İTİ’nin küresel amacına daha iyi hizmet etsinler
İTİ’nin bu 70. yaş gününde,
Tiyatronun da güçlü katkısıyla
Dünyada artık daha çok Barış olsun.

Çeviren: Ali Berktay

2018 DÜNYA TİYATRO GÜNÜ MESAJI – AMERİKA KITALARI

Sabina Berman, Meksika
(yazar, oyun yazarı, gazeteci)

Hep birlikte hayal edelim.

Bir kabile, havaya fırlattığı küçük taşlarla kuş avlamaya çalışmaktadır. Tam bu sırada dev gibi bir mamut sahneye girer ve KORKUNÇ BİR HOMURTU çıkarır. Aynı anda ona göre küçücük sayılabilecek bir insan da tıpkı mamut gibi HOMURDANIR. Sonra da herkes kaçışır.

Bir insan, bir kadın tarafından –onu bir kadın olarak hayal etmeyi tercih ediyorum– çıkarılan o mamut homurtusu bizi biz yapan şeydir, türümüzün kökenidir: Olmadığı şeyi taklit edebilen bir tür. Öteki’yi temsil edebilen bir tür.

Şöyle ileri doğru on veya yüz ya da bin yıl gidelim. Kabile artık başka varlıkları da taklit etmeyi öğrenmiş. Mağaranın derinliklerinde bir yerde yanan ateşin titrek ışığında dört erkek mamut olmuş, üç kadın bir nehri canlandırmakta, diğer erkekler ve kadınlar kuş olmuşlar, cüce şempanze olmuşlar, ağaç, bulut olmuşlar; kabile, sabah çıkılan avı temsil ediyor. Tiyatro yetenekleri sayesinde geçmişi yakalayıp koruyorlar. Bundan daha da şaşırtıcı olan, kabile daha sonra olası gelecekler hayal ediyor, kabilenin düşmanı olan mamutu haklamanın olası yollarını deniyor.

Homurtular, ıslıklar, mırıltılar –bu ilk tiyatronun ses öykünmeleri− daha sonraları bir sözel dil oluşturacak. Konuşma dili yazı diline de dönüşecek. Sonra tiyatro farklı yollara da girecek, ritüel olacak, bir gün gelecek sinema olacak.

Fakat sonradan ortaya çıkacak bu daha geç oluşumların hepsinin çekirdeğinde tiyatro var olmaya devam edecek. En basit temsil biçimi. Tek canlı temsil biçimi.

Tiyatro, ne kadar basit olursa, bizi insanın en harika yeteneğine, Öteki’ni canlandırabilme yeteneğine o kadar yakından bağlar.

Bugün dünyanın tüm tiyatrolarında insanın bu muhteşem performans yeteneğini kutluyoruz: Temsil etme ve böylelikle geçmişimizi koruma –ve kabileye daha çok mutluluk ve özgürlük vaat eden olası gelecekler kurgulama− yeteneği.

Bugün insan kabilesi tarafından alt edilmeleri gereken mamutlar nelerdir? Kabilenin bugünkü düşmanları kimlerdir? Bir eğlence aracı olmanın ötesine geçmek isteyen tiyatro neleri konu almalıdır?

Bence en büyük mamut insan yüreklerindeki yabancılaşmadır. Öteki ile birlikte hissetme kapasitemizin yitirilmesidir. İnsanlara ve insan olmayan diğer yaşam formlarına şefkatin yitirilmesidir.

Büyük bir çelişki. Günümüzde, İnsanlığın –İnsan Çağı’nın− vardığı bu son merhalede –insanoğlunun gezegeni en çok değiştiren doğal kuvvet olduğu ve buna devam edeceğinin belli olduğu bu çağda− bence, tiyatronun görevi, insanları mağaranın derinliklerinde temsil vermek üzere bir araya getirdiği zamankinin tam tersi olmalı, bugün tam aksine doğa ile bağlantımızı kurtarmaya uğraşmalıyız.

Canlı insanların diğer insanların karşısına çıkmasını gerektiren tiyatro, bizi basit algoritmalar, katıksız soyutlamalar olmaktan kurtarma görevine edebiyattan da, sinemadan da daha uygundur.

Gereksiz her şeyi tiyatrodan çıkartalım. Onu çıplak bırakalım. Çünkü tiyatro ne kadar basit olursa,  inkâr edilemez tek gerçeği, zamanın içinde var olduğumuzu, etten kemikten yapıldığımızı, göğsümüzde bir yürek attığını, şimdi ve burada olduğumuzu bize daha iyi anımsatabilecektir.

Yaşasın tiyatro. En kadim sanat. Şimdinin içinde olmanın sanatı. En harika sanat. Yaşasın tiyatro.

Çeviren: Eray Eserol

2018 Dünya Tiyatro Günü Mesajı – Asya Pasifik

Ram Gopal Bajaj, Hindistan
(tiyatro yönetmeni, tiyatro ve sinema oyuncusu, akademisyen, Delhi Ulusal Drama Okulu eski direktörü )

Bütün evrimsel hikâyelerin sonunda öğrendiğimiz tek şey; yaşam formlarının sonsuza dek hayatta kalma eğilimi gösterdiğidir. Mümkün olabilse, yaşam, ölümsüzlüğe ulaşmak için zaman ve mekânın ötesine yayılma eğilimindedir. Bu süreç devam ederken, yaşam formu, aynı zamanda, evrensel döngüde kendini bozar ve yok eder. Bununla birlikte, insanlığın hayatta kalması ve Taş Devri’nin avcı mağara adamından günümüzün Uzay Çağı adamına evrilmesi konusundaki tartışmalara sınırlandırmalar getirmemiz gerekiyor. Şimdi her şeye karşı daha mı saygılıyız? Daha mı duyarlı, daha mı neşeliyiz? Bir parçası olduğumuz doğayı daha mı çok seviyoruz?

İnsanoğlunun ilk zamanlarından beri var olan canlı performatif sanatlar (Dans, Müzik, Oyunculuk/Drama), şimdilerde sesli ve sessiz harflerden oluşan gelişmiş bir dile de sahip olmuştur. Temelde, sesli harf, duyguları veya hisleri ifade eder; sessiz harf ise biçimin ve düşüncenin/bilginin iletişimini sağlar. Matematik, Geometri, Silahlanma ve günümüzde Bilgisayar bunun sonucudur. Dolayısıyla dilin bu evriminden artık geri dönemeyiz. Eğer canlı gösteri sanatlarının ve (teknoloji dahil) bilgisinin kolektif coşkusu, öfke, açgözlülük ve kötülükten özgürleştirilmez ve yüceltilmez ise dünyamız varlığını sürdüremez.

Kitle iletişim araçları, bilim ve teknolojimiz bizi iblisler gibi güçlendirdi. Dolayısıyla tiyatro (biçimi) bugünkü krizin nedeni değildir, bugünkü kriz; içerik, ifade ve endişe krizidir. Bugünün dünyasının insanına, dünyamızı ve sonuç olarak “tiyatro”yu kurtaracak varlıklar olarak yaklaşmalıyız. Pragmatik anlamda yapılması gereken, oyunculuk sanatının ve (canlı) gösteri sanatlarının ilk öğretim içinde çocuklara sunulmasıdır. Böyle yetişecek bir kuşağın, yaşamın ve doğanın doğrularına daha duyarlı olacağına inanıyorum. O zaman dil üstünlüğü, dünya anaya ve diğer gezegenlere daha az zarar verebilir. Üstelik tiyatro, yaşamın korunması ve sürdürülmesi için giderek daha önemli hale gelecektir; dolayısıyla, bu kozmik beraberlik çağında oyuncu ve seyirci birbirine tehdit oluşturmadan güçbirliği içinde olmalıdır.

Tiyatroyu selamlıyorum ve tiyatronun hem kırsal alanlarda hem kentlerde en temel seviyede, ilk öğretimde yerleştirilmesi ve önünün açılması için dünyaya çağrı yapıyorum. ‘Nesiller yetiştirilirken Beden, Dil ve Sevgi Eğitimi Birlikte Düşünülmelidir.”

Çeviren : Şeyda Akova Balcıoğlu

Dünya Tiyatro Günü Mesajı 2018-Arap Ülkeleri

Maya Zbib, Lübnan
(yönetmen, oyuncu, yazar, Zoukak Tiyatro Topluluğu’nun kurucularından)

Bu, başka hiçbir seküler etkinlikte görülmeyen bir ruh ortaklaşması, tekrarı mümkün olmayan bir buluşma ânıdır. Bu, paylaşılan bir deneyimin parçası olmak üzere aynı zamanda ve aynı mekânda bir araya gelmeye karar veren bir grup insanın basit bir edimidir. Bu, fikir paylaşımı ve gerekli eylemlerin yükünü bölüşmek için yöntemler düşünmek… insanlar arasındaki bağlantıları yeniden kurup, farklılıklar yerine benzerlikleri keşfetmek üzere kişilere yapılan bir ortak girişim çağrısıdır. Belirli bir öykü işte bu noktada evrenselliğin izini sürmeye başlar… Tiyatronun büyüsü de burada yatar; temsilin kadim özelliklerini yeniden kazandığı noktada.

Öteki’ne karşı giderek büyüyen bir korku duyulan, yalıtılmışlığın ve yalnızlığın hüküm sürdüğü bir küresel kültürde, burada ve şimdi, duygusal olarak bir araya gelmek bir sevgi edimidir. Hayatın çok hızlı aktığı tüketim toplumlarımızda acil hazlardan ve kişilerin kendi arzularını sınırsızca tatmin etmelerinden uzaklaşıp acele etmemeye; yavaşlamaya, birlikte etraflıca ve derin düşünmeye karar vermek, politik bir edimdir, bir diğerkâmlık edimidir.

Büyük ideolojilerin çöküşünün ardından ve bugünkü dünya düzeni de iflasını onlarca yıldır durmadan ilan ederken, geleceğimizi nasıl yeniden tahayyül edebiliriz? Güvenlik ve konfor hâkim söylemlerin başlıca kaygı ve önceliğini oluştururken, yine de rahatsız edici sohbetlere girebilir miyiz? Ayrıcalıklarımızı yitirmekten korkmadan tehlikeli bölgelere uzanabilir miyiz?
Günümüzde, enformasyonun hızı bilgiden daha önemli, sloganlar sözcüklerden daha değerli ve ceset görüntülerine canlı insan bedenlerinden daha çok saygı duyuluyor. Tiyatro bize et ve kandan oluştuğumuzu ve bedenlerimizin bir ağırlığı olduğunu hatırlatmak üzere burada. Bütün duyularımızı canlandırmak için; ele geçirmek ve tüketmek için yalnızca görme yetimizi kullanmak zorunda olmadığımızı bize anlatmak için burada. Tiyatro sözcüklere yeniden güç ve anlam vermek, sözü politikacılardan geri alıp hak ettiği yere… fikir ve tartışma alanına, kolektif vizyon sahasına koymak için burada.

Tiyatro hoşgörüsüzlüğün ezici cehaletinin ortasında ortak düşünceler için bir alan açarak, hikâye anlatmanın ve imgelemin gücüyle dünyayı ve birbirimizi yeni bakış açılarından görmemizi sağlar. Yabancı düşmanlığı, nefret söylemi ve beyazların üstünlüğünü savunan ırkçı düşünce; bunları utanç verici kılmak ve kabul edilemez saymak için yıllar boyu bütün dünyada yapılan çalışmalara, milyonlarca insanın kendini bu uğurda kurban etmesine karşın, rahatlıkla yeniden gündemimize oturduğunda… Ergenlik çağındaki kız ve erkek çocuklar, adaletsizliğe ve ırk ayrımına boyun eğmedikleri için başlarına vurulup hapsedildiklerinde…  Akıl hastalığından mustarip şahıslar ve sağcı despotlar gelişmiş kapitalist ülkelerden bazılarını yönetirken… Nükleer savaş iktidardaki çocuk-adamlar arasında sanal bir oyun olarak ufukta belirirken… Mobilite sayıları giderek azalan seçilmiş insanlarla sınırlanırken; mülteciler, giderek daha pahalıya mal olan surlarla çevrelenen aldatıcı düşlerin yüksek kalelerine girmeye çalışırken denizlerde ölürken… Medya büyük ölçüde satılmışken, dünyamızı nasıl sorgulayacağız? Tiyatronun samimi ortamı dışında başka nerede, hep birlikte, sevgi ve şefkatle, ama aynı zamanda zekâ, esneklik ve güçle girişeceğimiz yapıcı bir yüzleşmeyle insanlık durumumuz üzerinde yeniden düşünebileceğiz, yeni dünya düzenini hayal edebileceğiz?

Arap bölgesinden gelen biri olarak sanatçıların işlerini yaparken karşılaştıkları zorluklardan söz edebilirim. Ama ben imha edilmesi gereken duvarlar her zaman gözle görünür olduğu için kendini ayrıcalıklı hisseden bir tiyatrocular kuşağının parçasıyım. Bu durum bizi elimizdeki imkânları dönüştürmeye, işbirliğinin ve yeniliğin sınırlarını zorlamaya; bodrumlarda, çatılarda, oturma odalarında, sokak aralarında ve caddelerde tiyatro yapmaya, şehirlere, köylere, mülteci kamplarına gidip kendi seyircimizi oluşturmaya sevk etti. Her şeyi kendi koşullarımızda sıfırdan inşa etme, yakamızı sansürden kurtarmak için yöntemler geliştirme, bu arada da kırmızı çizgileri çiğnemekten ve tabulara meydan okumaktan geri durmama avantajına sahip olduk. Bugün dünyadaki bütün tiyatrocular bu duvarlarla karşı karşıya çünkü tiyatroya ayrılan kaynaklar hiç olmadığı kadar kıtlaştı ve politik doğruculuk da yeni sansür türü haline geldi.
     
Bu nedenle, uluslararası tiyatro toplumunun üstlenmesi gereken her zamankinden daha önemli bir rol var: Giderek çoğalan, elle tutulan, tutulamayan bu duvarlarla yüzleşmek. Bugün sosyal ve politik yapılarımızı  dürüstlük ve cesaretle, yaratıcılıkla yeniden keşfetmek, her zamankinden daha gerekli. Yetersizliklerimizle yüzleşmek ve biçimlenmesinde rol oynadığımız dünya için sorumluluk almak adına. Bu dünyadaki tiyatro insanları olarak, bir ideoloji ya da inanç sisteminin peşinden gitmiyoruz, ama ortak özelliğimiz hakikati bütün biçimleriyle sonsuza dek aramak, statükoyu her daim sorgulamak, baskıcı iktidarlara meydan okumak ve sonuncusu ama en önemlisi, dürüstlüğümüzü korumak.
Kalabalığız, korkumuz yok ve hiçbir yere gitmiyoruz!

Çeviren: Gamze Varım