KENT OYUNCULARI

  • Yazan: Mehmet BAYDUR
  • Yöneten: Müşfik KENTER
  • Dekor-Giysi: Metin DENİZ
  • Işık: Hasan BİTNEL

OYNAYANLAR

  • Arif: Müşfik KENTER
  • Nazlı: Kadriye KENTER
  • Murat: Hakan GERÇEK

Türkiye Vakıflar Bankası T.A.O.2nın katkılarıyla gerçekleştirilmiştir.

Oyunumuzun dekor ve giysilerinin yapımına bütünüyle katkıda bulunan Türkiye Turizm Yatırım ve Dış Ticaret Bankası A.Ş.’ye teşekkür ederiz.

“Onlar için Tarih, sık duydukları bir masal gibiydi. Kendi ülkeleri de bir rehini dükkanı...” Memet BAYDUR

Memet Baydur 1951 yılında Ankara’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini bu kentin çeşitli okullarında tamamladı. Uzun yıllar Londra ve Paris’te bulundu. Yirmi yıldır yazı yazıyor. Dört yıl kaldığı Kenya/ Nairobi’de Goethe Institute’un Sinema- Video bölümünü yönettikten sonra, Kenyan Institute of Mass Communication’da Sinema Tarihi dersleri verdi. Şimdi Madrid’de yaşıyor.

İlk oyunu Limon, 1984 yılında Müşfik Kenter’in yönetiminde İstanbul Devlet Tiyatrosu AKM’de oynandı ve Sanat Kurumu/ En İyi Yazar Ödülü’nü kazandı. “Kadın İstasyonu” adlı oyunuyla 1988 yılı İnönü Vakfı Tiyatro Ödülü ikinciliğini kazandı. “Gün Gece/ Oyun Ölüm”, “Cumhuriyet Kızı”, “Kuşluk Zamanı”, “Yangın Yerinde Orkideler” Baydur’un diğer oyunları.
Memet Baydur, deneme-öykü- kısa oyun türünde yazdıklarını çeşitli dergilerde yayınladı. Çeşitli dergilerde yayınladı. Çeşitli uluslararası edebiyat toplantılarına katıldı. Evli, bir çocuk babası. “Yalnızlığın Oyuncakları”, Baydur’un beş yıl önce Afrika’da yazdığı bir oyun.

“Yalnızlığın Oyuncakları Üstüne...”

İnançlarıma, gerçek diye bellediğim şeylere güldüğüm zamanlar çoktur. Onların gülünç olabilme haklarını da savunmuşumdur hep. Yazdıklarıma yansıyan bir hüzün, can sıkıntısı ya da acı varsa nedeni budur sanıyorum: Gerçeklere gülebilmeleri. Önümüze değişmez ve dokunulmaz olarak sürülen her kavramla yazarak, konuşarak, düşünerek oynamayı sevdim hep. Gerçekle de oynamak gerekiyor ama bu da ancak başkalarıyla, başkalarının da katılmasıyla bir anlam kazanıyoruz. Sürekli sormak, her yanıta yeni sorular kurmak ve bu çabanın tadına varmak ancak “başkalarıyla” beraber uğraşarak mümkündür. Hele tiyatroda...

Yalnızlığın Oyuncakları, yalnızca yalnızlığın acıklı bir güldürüsü değildir. Kendilerini neredeyse yüzyıl sürmüş bir yalnızlığa hapsetmiş bu insanların giderek vahşileşmeleri söz konusu. Dışarıda yani oyundaki evin dışında ve tiyatronun dışında olup bitenler de pek yardımcı değil olanlara. Sahnenin dışındaki dünya da onlar kadar vahşi, acımasız, yırtıcı, tatsız tutsuz, belleksiz, ışıksız, susuz, insansız, hayvansız bir dünya. Bellek bozukluğu ve bir türlü ölememek ve arada bir ucundan kıyısından anımsanan eski yaşantıların, şimdi yaşananlar kadar kötü olması da güçleştiriyor durumlarını.
Artaud haklıydı diye düşünüyorum, “Tiyatro hayatın ikiziyse, hayat da gerçek tiyatronun ikizidir” derken, Mondrian’ın kendi resim anlayışı için söyledikleri, benim yazdıklarım için de geçerlidir. Soyut değil ama soyutlayıcı bir anlatımdır amaçlanan bu oyunda. Kurulan denge ( ki bir denge olacaktır hep oynak yani kalıplaşmamış bir denge olmalıdır bu yazında. Dolayısıyla her türlü simetriden kaçınmak gerekir. Çünkü simetri yoluyla kurulacak denge, ancak eşitliğin dengesi olacaktır. Eşitlikse, böyle kurulursa, yaşamda edinginliğe, sanatta ise tekdüzeliğe yol açacaktır. Yazı yazmanın temelinde, orta yerde/ tek başına/ dımdızlak duran bir cins gerçekliğe gölge düşürmek isteği var. Ve... Yine de gülebiliyorsak bu oyuna, bu bir sağlık belirtisidir sanıyorum.

Yukarı